İki Yüzlüsünüz

By  |  0 Comments

Bazı insanların hayatında ne kadar uzun süre var olduğunuzun hiçbir önemi olmaz, birinin hayatında “unutulmaz” olmanın şartı o kişinin hayatında geçirdiğiniz gün sayısının çok olmasından geçmiyor. uzun süreli ilişkilerin hepsinin varsayılan olarak harika bir ilişki olduğu sanrısı saçmalıktan başka bir şey değil çünkü, kimi uzun süreli ilişkilerde taraflar birbirinden tiksinme aşamasına gelse de inatla ayrılmamayı tercih ediyor, ayrılmanın daha kazançlı olduğunu düşünmediği sürece kişiler zaten bitmiş ilişkileri yine de sürdürmeye eğimli oluyor, kimse rahatlık alanından kolay kolay çıkmıyor. fakat bazı insanlar da aksine kısa bir süre göz göze gelerek de, birkaç ay aynı yollarda yürüyerek de, aynı şakaya gülerken birleşen gözlerini kaçırmaya uğraşarak da unutulmazlık tahtına oturuyor. sonra kişi o insanı bulduğunda belki aradan başka uzun ilişkiler geçse de, öncesinde uzun bir ilişkisi olsa da, bir süre önce belki de başka birini hiç unutamayacağını sansa da hayat yapacağını yapıyor, sizi vazgeçemeyeceğiniz kişiyle bir araya getiriyor, bunu yaparken “şimdi toplumsal algı bunun yeni ayrıldığı uzun süre birlikte olduğu eski sevgilisini unutması gerektiğine yönelik, dur şimdi şey etmeyelim…” diye düşünmüyor, hatta toplumsal kuralları hiç önemsemediğinizi fark ettiğinizde yaşadığınız şeyin daha büyülü olduğunu bile düşünüyorsunuz, aşk biraz tabu devirici, biraz kural yıkıcı olduğunda daha yoğun hissediliyor çünkü, yanınızdaki insanın elini tutarak beraber kafa tuttuğunuz, birlikte katlandığınız bir şey olduğunu hayal ettiğinizde tuttuğunuz eli daha çok sıkmaya başlıyorsunuz, bu her zaman böyledir, beraber zorluklar atlatan çiftlere dikkat edin, birbirlerine daha değişik bir şefkatle ve sevgiyle bakarlar. eh, bazen de büyük zorluklar dört – beş yıl hayatınızda olan ancak size hayatınızda sadece daha fazla bunaltı yaratan kişilerin yardımıyla değil, hayatınıza yeni, ferah bir nefes getiren kişinin elini tutarak da atlatılabilir, bazen çok eskiden bir gülümseyişle hayatınızdan geçip giden, hayatınıza bir daha gireceğini hayal bile etmediğiniz kişi, siz uzun fakat takatsizlikten başka bir anı bırakmayan bir ilişkiden henüz çok yenice sıyrılmışken de karşınıza çıkabilir, bazen başınıza gelecek şeyleri hiçbir zaman öngöremeyebilirsiniz. uzun lafın kısası “ben dört yıl bu kadınla/erkekle beraberdim, beş ayda nasıl başkasıyla evlenecek kadar samimi oldu, benimle evlenmediyse başkasıyla nasıl evlenir?” sorgulamaları mantıksal bir sonuç vermeyen, düşündükçe sizi üzen sorgulamalardan başka bir şey değildir.

Birde tam bu noktada toplumsal algıyada değinelim.

Şimdi çok basit bir google araması ile imdb başta olmak üzere pek çok platformda popüler, genelgeçer beğeni kazanmış “en iyi aşk filmleri” listelerine erişebiliyoruz. ve bakıyoruz neler kendilerine bu listelerde yer bulmuşlar:

Rastgele ilerleyelim, ilk olarak lost in translation adlı güzide filmimizi ele alalım, çünkü bill murray kontenjanından gözümüze ilk çarpanlardan. efendim, pek sevgili scarlett hanım ile bill murray, dillerini bile bilmedikleri bir ülkede yalnızlıktan kaçıp birbirlerine sığındılar ve birkaç gün içinde birbirlerine karşı olanaksız bir aşk büyüttüler. izlerken hepiniz istisnasız “ayyyy, çok sıcak, çok doğal, çok güzel anlatmışlar o hissiyatı…” dediniz, scarlett hanım da evliydi, bill murray de. (ayrıca bu film çekilirken scarlett hanımın gerçek hayatta da bill murray’e aşık olduğuna kalıbımı basarım.) (hangi birimiz değiliz ki?)

Before sunset’e gelelim. pek hanım hanımcık, gerçek aşk kavramını yücelten, pek namuslu, pek ahlakçı insanların gözde filmlerindendir, çok güzel bir aşk filmi serisidir bu before x serisi. ethan hawke, öyle aşıktır ve gerçek aşkını öyle bir imkansızlıkta bulmuştur ki, onunla birlikte kalmak için uçağı bile kaçırmıştır, vay be. o uçakla evine, çocuklarına ve karısına dönecekken julie delpy için o uçağa binmemeyi tercih etmiştir, ama büyük aşk, vay.

Once isimli irlanda yapımı müzikale gelelim, pek beğeni toplamış, glen hansard ve marketa irglova ikilisini keşfettirmiş, pek çok hanımkızımız ve beyoğlanımızı kendine hayran bırakmıştır. efendime söyleyeyim bu filmde de marketa hanımın son sahnelerde aslında evli iken glen hansard’la aşk yaşamış olduğunu görür, filmin bizi getirdiği noktada “ama onlar birlikte olmalıydı, onlarınki gerçek aşktı, birbirlerini anlıyor ve seviyorlardı…” deriz, ama hanımefendi bırakın uzun ilişki sonrasındaki on günü, aa o da nesi, evli.

Hah bak 500 days of summer tam sizlik, sizin gibi ikiyüzlüler için, “summer denen orospu”ya gömçürebiliyorsunuz çünkü orada zayıf karakterli, kadın karakteri idealize eden bir erkeğin gözünden izliyoruz aşk hikayesini. ilişkinin nereleri yürümemiş, zooey hanımın iç dünyası nelerden oluşurmuş merak bile etmeyip “smiths dinleyen, kahküllü, cool ve sempatik kadın” olduğu için o kadına aşık olup bir de bu ideal kadını elinden kaçıran atıl ve pasif bir hayatı olan erkeğin hikayesini izleyince siz keyif alabilirsiniz bak bundan.

Hahahahaha titanic! eğer yanlış hatırlamıyorsam kate winslet o gemiye başka bir erkekle binip leo’yla dünyanın en kabul gören aşklarından birini yaşıyordu değil mi?

Moonstruck, kişisel favorilerimden, dünya çirkini cher ile diğer bir dünya çirkini nicolas cage, birlikte dünyanın en kabul edilebilir, en aralarındaki çekime inandıran çifti oluvermişlerdi, çok güzel kimyaları vardı ve cher hanım başka biriyle evlenmek üzereydi, ilişkisi bitmeden kendini nicolas cage’in kollarında bulan cher, suçu ayın çekim gücüne atarken film öyle bir bakış açısıyla anlatılıyordu ki, gerçek aşkın orada olduğuna inandığınız için geride bırakılacak nişanlı umrunuzda bile değildi, cher ile nicolas cage’in bir araya gelebilmesini umuyordunuz.

Silver linings playbook, adını hatırlamadığım çirkin adam, kendini hala eski eşine kabul ettirmek için uğraşırken bir anda jennifer lawrence kusurlu fakat hayat dolu olduğu için bir o kadar ideal bir kadın olarak gözünüze sokulduğunda “ya siktiret o karıyı, jennifer’da hayat var, onunla mutlu olursun lan!” diye içinizden geçirmediyseniz benim de adım sweet leaf değil.

Jeux d’enfants hah bu da kişisel favorilerimden, iki manyak, kendi sevgilerinin gerçekliğini inat yüzünden göremediler de başka başka insanlarla birlikte oldular ya hani yıllarca, sonra bir anda bir araya geldiklerinde “vay be,” dediniz, “gerçek aşk işte bir yerden insanı gelip buluyor, eğer gerçekten aşk varsa insan birlikte ölmek istediğiyle ölebiliyor, çok iyi ya!” oysa geride iki insan daha kaldı, manyakların sevgilileri (ya da eşleri miydi, evlilerdi galiba bak bunlar da…) öyle elleri bomboş kalıverdiler de birbirini bulan sevgililere sevindiniz.

Falan filan, anafikir belli. gerçek aşk hikayelerine, birbirlerine uzun zaman sonra kavuşan insanların öykülerine özeniyorsunuz, yıkıcı bir romantizm fikrini yüceltiyorsunuz ama bu romantizmin kendi hayatınızda olabilme ihtimali gözünüze ancak yıkılan tarafta değilseniz iyi geliyor. sonuç olarak ikiyüzlüsünüz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir